Yeraltı ve Sulu Sepken

İnsan kendi kendisine her şey itiraf edebiliyor mu? Ünlü alman şairi Heinrich Heine, kusursuz bir otobiyografi yazmanın neredeyse imkansız olduğunu, çünkü insanın kendisine asla dürüst davranmayacağını iddia ediyor. Heine’ye göre Rousseau, İtiraflar adlı çalışmasında pek çok yalan söylemiş, üstüne üstlük bunları kibri nedeniyle bile bile yapmıştır. Yeraltından Notlar romanının ana karakteri, kendini yaşadığı gerçek dünyadan soyutlamış bir yeraltı adamı, Heine’a hak vererek iç çatışmalarla dolu bir günce yazıyor. Bu yeraltı güncesi için eşine rastlanmaz bir günce desem abartmış olmam. Çünkü o kadar etkileyici hoşgeldin diyor ve yeraltına buyur ediyor ki, bir anda kendimi o’nun gibi biri olmak nasıl hissettirirdi diye düşünürken buldum. Mutsuz ve yalnız bir adam bu, adı yok. Sen ya da ben olabilelim diye belki de, bir adı yok.

Ne yazsam az kalacak ama yine de birkaç düşüncemi paylaşmak istiyorum. Kitabın ilk bölümü olan “Yeraltı” sayfalarında Dostoyevski’nin günlüğünü okuyor hissinden uzaklaşabilmek için romanın ikinci bölümü olan, karakterin anılarını anlattığı “Sulu Sepken” kısmına kadar sabretmem gerekti. Her ne kadar Dostoyevski Yeraltından Notlar’da yazdıklarının bir hayal ürünü olduğunu söylemiş de olsa, bu romanı yazdığı sırada içinde bulunduğu ruh halinin damla damla satırlara aktığını söyleyebiliriz.

Kolay mı? Hasta bir anne ve alkolik bir babanın yanında geçen bir çocukluk döneminin ardından ülkesindeki baskıcı rejime muhalefet etmesinden dolayı “kurşuna dizilme” cezasına çarptırılmış olması eğer yeraltı notlarına yansımasaydı, işte o zaman garip olurdu. Kurşuna dizilme cezası, sonradan sürgün ve zorunlu askerliğe çevrilince Sibirya’daki sürgün hayatının ardından cezasını tamamlamasının ardından kendini yazmaya adamış. Bu da ona romanları dünyaca ünlü bir yazar olma hediyesi ile geri dönmüş. Yeraltından Notlar, işte bu zorlu sürgün hayatının ardından yazılan ve okurlarla buluşan değeri benim buraya yazdığım övgüler ile tanımlanamayacak bir eser.

Yeraltından Notlar varoluşçuluk akımının ilk romanı olarak kabul ediliyor. Felsefe ile edebiyatın kol kola anlamlandırdığı varoluşçuluk ya da bir diğer adı ile egzistansiyalizm akımına göre, insan belirsizliklerle dolu olan, yaşamı boyunca endişe, korku, kaygı ve birtakım seçimler ile varoluşunu tamamlamaya çalışan bir varlık olarak kabul ediliyor. Tıpkı bizim yeraltı adamımız gibi.

Hani kafanın içinde bir sürü ses vardır, küçük mevzulara bile sayfalarca söyleyebileceğin sözlerin olur. Gizlediğin cümlelerin ağırlığından kurtulmak ve anlaşılmak isteği ile dolup taşarsın. Anlıyorum ki yeraltı adamı da böyle bir hal içinde. Ben satırlarında yorgunluk okudum. Fiziksel bir yorgunluktan ziyade kendi varlığını ve hayatı anlamlandırma çabalarından, insanlardan yorulmuş bir adamı takip ettim sayfalarda. Notlarının final bölümünde, kendisi ve kendi gibi olanların öyle bir sesi oluyor ki, kalpleriniz sızlayacak. Yaşamak alışkanlığını yitirmiş, topallayarak yürüyen insanların yansıması bu yeraltı notları en sevdiğim klasiklerin başında yerini aldı, bende tahtı asla sallanamayacak.

Default image
Zeliha Taşkın
Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku. Okumak diyorum... Daha çok okumak. Daha çok, kütüphaneler, odalar dolusu kitaplar okumak. Sayfalarına dokunmak, dünyalarına karışmak.
Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.