Hiçbir Şey Olmamış Gibi Davranırsanız, Hiçbir Şey Olmaz Sonunda

Bir canlı ile bağ kurmaktaki en kritik nokta, ilk karşılaşmanızda ne yaptığınızdır. Bu çerçeveden bakınca bir kitap aracılığıyla iletişim kurulduğunda “ilk” ne yazdığınız önem kazanıyor. İlk paragraf ile elini uzatıyor Orhan Pamuk. Kırmızı Saçlı Kadın’ın merhabasında diyor ki;

Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum. Okuyucularım, hikâyemi anlatmaya başladım diye olayların sona erip arkada kaldığını da sanmasınlar. Hatırladıkça olayların içine daha çok giriyorum. Bu yüzden sizlerin de peşim sıra baba ve oğul olmanın sırlarına sürükleneceğinizi hissediyorum.

Başkalarının hayatında olup bitenleri bilmenin verdiği merak ile önce başımızı kaldırıyoruz göz teması kurar gibi, ilgilenip ilgilenmediğimizi sorgulamak için düşünür gibi hatta. Kendimize dair bir şeyler bulabileceğimize inanıyorsak uzanan eli tutuveriyoruz samimiyet ile ihtiyat karması bir duygu ile. Ve ben de elinden tutuyorum Orhan Pamuk’un, bir sayfadan diğerine sürüklenip bana dair ipuçları arıyorum. Lakin koşar adım değil, sahilde yürür gibi okuyorum yazar olmak isterken mühendis olan Cem’in hikayesini. Sanata motive olmuş çocukluğumun birtakım sebeplerden teknik ve analitik bir beyine dönüşmesini görür gibi oluyorum.

Cem oluyorum, üniversiteye hazırlanmak için dershane masraflarını çıkarmak zorunda kalıp bir kuyucu çırağı olarak işe başladığında peşinden gidiyorum. Hissettikleri, düşündükleri, yaptıkları ve nedenleri o kadar ince aktarılıyor ki Nisan’ın aldatıcı soğuk günlerinde güneşin sıcağını sırtımda hissederek okuyorum. Derinleşen kuyunun sessizliğinin kulağımda çınlayan uğultusu ile okuyorum.

Bir hikaye anlatmanın insan üzerindeki inandırıcılığı artırıcı etkisini bilerek okuyorum, hem Mahmut Usta’nın baba duygusunu tattıran nasihatli hikayelerini hem de asıl çıkış noktasını veren Oedipus ve Sührab’ın hikayelerini okuyorum, gözlerim büyüyerek… Kitabın adının bile dikkatimi uyardığı Kırmızı Saçlı Kadın’ı heyecan ve sabırla bekleyerek okuyorum.

Ve nihayetinde tanışıyoruz Kırmızı Saçlı Kadın ile…

Bu kitaba adını verecek kadar nasıl bir yer etmiş olabilir Cem’in hayatında dedirtiyor. Baba-oğul ilişkisinin bu kadar yoğun işlendiği kitapta kadının hayatındaki etkisini yeteri kadar hissedemedim. Sahilde yürür gibi okuduğum bu kitap birden tempoyu artırdı ve beni koşmaya zorladı. Özellikle karakterlerin bu kadar sık kesişen yollarından dolayı daha uzun bir roman olmasını beklerdim. Mahmut Usta’ya hatta nam-ı diğer babaya içten isyan etmeye rağmen itaat etmekten vazgeçmeyen bir karakterin etkisini hayatına dokunan Kırmızı Saçlı Kadın’dan sonra da görmeyi bekledim, 100 sayfa daha olsaydı da hızlandırılmış bölümlerin ötesini okuyabilseydik.

NTV‘deki bir haberde bu konuya değindiğini gördüm: Kafamda Bir Tuhaflık kitabından sonra kısa roman yazmaya karar verdiğini vurgulayan Yazar Pamuk, “Kara Kitap’tan yoruldum, kısa bir roman yazayım dedim. Okyanusları koşarak geçeyim dedim, mümkün mü diye kısa roman yazmak. O da bende olmadığını düşündüğüm bir hüner, bir deneyim.

Bana kalırsa Kırmızı Saçlı Kadın hem kısa, hem doğu-batı milli kimlik üzerine düşünme, şahsiyet ve medeniyet arasındaki ilişkiler gibi konuları irdelediği için tamamen farklı konular belki ama benzeyen yerler var. Bir üçüncüsünü yazıp, üçünü de bir ciltte yayımlama gibi fantezim, hayalim var” dedi. Evet, dediğini yaptı ama okurlar olarak bizi biraz eksik bıraktı.

Uzun bir süre kimseyle konuşmadım; içime döndüm. Dünya ile arama uzaklık koydum. Dünya güzeldi, içim de güzel olsun istedim. İçimde bir suçluluk, hatta kötülük yokmuş gibi davransam, yavaş yavaş kötülüğü unuturdum. Böylece hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başladım. Hiçbir şey olmamış gibi davranırsanız ve gerçekten de hiçbir şey olmuyorsa, hiçbir şey olmaz sonunda.

Orhan Pamuk diyor ki “İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi? Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?” Bütün kitap boyunca ben de kendime sordum ilk aşk deneyimi mi belirledi Cem’in hayatını yoksa ilk aşkından duyduğu ve hayatına bile isteye mal ettiği Oedipus ve Sührab mı? Tüm hayatını bu efsanelere odaklayan bir adamın, adam diyorum çünkü çocuk olmaktan çıktığı bir vakitte bu durumu fark etti, sonunda yaşadığı boşluğu benliğinde hissetmeyen var mı acaba?

Siz de Cem’in yaşadığı olaylara değil hislerine empati kurabilirseniz, Kırmızı Saçlı Kadın’ın aslında değerli bir roman olduğuna kanaat getirebilirsiniz.

Babasından bahsediyor olsa da bana genel olarak hayatın gerçeğini hatırlatan bir bölümü paylaşmak istiyorum. Çocukluğumda her şeyine hayran olduğum, biraz daha göreyim, arkadaşlık edeyim, ben kucağına alıp şakalar yapsın diye çırpındığım kişi şimdi ışıltısını kaybetmiş, yavaşlamış, kamburlaşmış ve en kötüsü hayata karşı yenilgiyi kabullenmişti. Olayların bir adım gerisine çekilip uzaktan baktığınızda siz de böyle bir tablo görmüyor musunuz? Eski aşklarınız, eksi arkadaşlarınız, şimdi beyhude gelen çocuksu çabalarınız?

Son söz olarak kitap kapağında yer alan Rosetti’nin Kırmızı Saçlı Kadın’ını ile tanıştırıp onu gerçek Kırmızı Saçlı Kadın ile bağlantısını kurduğunda kendime “Kitabın adı neden “Kırmızı Saçlı Kadın”?” diye sormayı bıraktım. Kırmızı, bireyin içinde yaşadığı fırtınaları bastırıp dışarıya güçlüyüm diye bağırmanın rengidir bir kadın için. Kırmızı, cesarettir.

Zeliha Taşkın

Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku. Okumak diyorum... Daha çok okumak. Daha çok, kütüphaneler, odalar dolusu kitaplar okumak. Sayfalarına dokunmak, dünyalarına karışmak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.