Evren’in Ruhu

Baş kahramanımız Santiago, kendi dünyasına sığamayan, gezmeyi, yeni yerler görmeyi ve kitap okumayı çok seven özgür ruhlu bir çoban. Çobanlığı da özgürlüğünün bir uzantısı olarak gördüğü için kendine meslek seçiyor, sürüsü ile birlikte başının istediği yere esiyor, gidiyor.

Simyacı, Mevlana’nın Mesnevi’sinde yer alan, Bağdat’ta yaşayan ve gördüğü bir rüyanın peşinden Mısır’a giden bir karakterin hikayesinden esinlenip yazılan bir roman. Santiago da rüya yorumcularına inandığından değil ama bir gece rüyasında gördüğü hazineyi bir falcıya anlatıyor ve hayatının akışı bu rüyanın peşine düşmek ile değişiyor. Rüyasında gördüğü hazineye ulaşmak uğruna İspanya’dan Mısır piramitlerine uzanan bir yolculuğa çıkmaya karar veriyor. O sırada yaşlı bir adam ile karşılaşıyor. Bu adam hem Santiago’ya hem de biz okurlara hayata dair oldukça kıymetli öğütler ve öğretiler sunuyor. Bu yüzden olsa gerek Simyacı romanını okuyan herkes çok seviyor, hayatına anlam arayanlara umut oluyor. Simyacı’da Mevlana’nın yalnızca yolculuk hikayesi değil, tasavvuf anlayışından da parçalar görülüyor.

Santiago’nun yolculuğu hazineye kavuşma arzusunun yanında kendi kişisel menkıbesini yani bir nevi hayatında olmak istediği anı, gerçekleştirme aracı oluyor. Hepimiz gençken kişisel menkıbemizin ne olduğunu biliriz. İnsan hayatın bu döneminde, her şey açık seçiktir, her şey mümkündür ve hayal kurmaktan, hayatında gerçekleştirmek istediği şeylerin olmasını istemekten korkmaz. ama zaman geçtikçe gizemli bir güç, kişisel menkıbenin gerçekleştirilmesinin olanaksız olduğunu kanıtlamaya başlar. Olumsuz gibi görünen güçlerdir bunlar, ama aslında sana kişisel menkıbeni nasıl gerçekleştirebileceğini öğretirler. Kişisel menkıbene yani hazinene ulaşmak için işaretlere dikkat etmen gerekiyor. Tanrı herkesin izlemesi gereken yolu yeryüzüne çizmiştir, yazmıştır. Senin yapmak gereken, senin için yazdıklarını okumak yalnızca. Kimse bilinmezlikten korkmamalı, çünkü herkes istediği ve ihtiyaç duyduğu şeyi ele geçirebilir. 

Tıpkı Tolstoy’un İnsan Neyle Yaşar hikayesinde de anlattığı gibi, Paulo Coelho da Simyacı’nın özüne “kişisel menkıbe”nin arayışını inanç ve sevgiye dayandırıyor: Bir şeyi gerçekten istersen onu gerçekleştirmek için bütün evren işbirliği yapar. Kim olursan ol, ne yaparsan yap, bütün yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman, Evren’in Ruhu’unda bu istek oluşur. Bu senin yer yüzündeki özel görevindir. Her mutlu insan içinde Tanrı’yı yaşıyan insandır, mutluluk çölün küçük bir kum tanesinde bulunabilir. Çünkü bir kum tanesi Yaratılış’ın bir anıdır ve Evren, onu yaratmak için milyonlarca yıl uğraşmıştır. Yeryüzündeki her insanın kendisini bekleyen bir hazinesi vardır.

Santiago kişisel menkıbesini arayışının ardında Evren’in Ruhu’nun Tanrı’nın Ruhu’nun bir parçası olduğunu ve Tanrı’nın Ruhu’nun kendi ruhu olduğunu görüyor. Bunu insanların popüler kültürdeki “secret” söyleminin inanca dayalı özüne benzetiyorum. İster adına evren deyin, isterseniz Allah… İnandığın her neyse ondan bir şeyi çok istediğin zaman, isteğinden, inancından ve sevginden vazgeçmediğin zaman ona ulaşmaman için hiçbir sebep kalmıyor.

Kız için bütün günler birbirinin aynıydı ve bütün günler birbirine benzediği zamanlar da insanlar, güneş gökyüzünde hareket ettikçe, hayatlarında karşılarına çıkan iyi şeylerin farkına varamaz olurlar.

Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.

Evrenin bir ruhu olduğunu ve bu ruhu anlayan kimsenin nesnelerin dilini anlayacağını öğrendim.

Yaşıyorum. Ve bir şey yerken yemekten başka bir şey düşünmem. Yürüdüğüm zaman da yürüyeceğim, hepsi bu. Savaşmak zorunda kalırsam, ölüm şu gün ya da bugün gelmiş vız gelir tırıs gider. Çünkü ben ne geçmişte ne gelecekte yaşıyorum. Benim yalnızca şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir. Her zaman şimdide yaşamayı başarabilirsen mutlu bir insan olursun. Çölde hayat olduğunu, gökyüzünde yıldızlar olduğunu ve insanın hayatının özünde bulunduğu için kabile muhariplerinin savaştıklarını anlayacaksın. O zaman hayat bir bayram, bir şenlik olacak; çünkü hayat, yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur.

‘İşte Evren’in Dili’ni kavrıyorum’ dedi ve bu dünyada her şeyin bir anlamı var, atmacaların uçuşuna varıncaya kadar. Bir kadına duyduğu aşk için içinde derin bir minnet hissetti. İnsan sevince nesneler daha çok anlam kazanıyor.

Aşk ne çöl gibi devinimsiz durmaktan, ne rüzgar gibi dünyayı dolaşmaktan, ne de senin gibi her şeyi uzaktan görmekten ibarettir. Aşk, Evren’in Ruhu’nu değiştiren ve geliştiren güçtür. İlk kez onun içine girdiğim zaman, onun kusursuz olduğunu sandım. ama daha sonra onun yaratılmış olan her şeyin yansıması olduğunu, onun da savaşları ve tutkuları olduğunu gördüm. Evren’in Ruhu’nu bizler besliyoruz ve üzerinde yaşadığımız dünya bizim daha iyi ya da daha kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır. Aşk’ın gücü işte burada işe karışır, çünkü sevdiğimiz zaman, olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz her zaman.

Default image
Zeliha Taşkın
Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku. Okumak diyorum... Daha çok okumak. Daha çok, kütüphaneler, odalar dolusu kitaplar okumak. Sayfalarına dokunmak, dünyalarına karışmak.
Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.