Doğu Ekspresi’nde Cinayet

Agatha Christie, 1974’te sinema filmine uyarlanan Doğu Ekspresi’nde Cinayet romanında da çoğu romanlarının baş kahramanı Dedektif Hercule Poirot’u seçiyor. Bizi şaşırtmayarak, tüm diğer romanlarında olduğu gibi Doğu Ekspresi’nde Cinayet’te de okuru şaşırtıcı bir son ile selamlıyor. Adalet kavramını sorgulatan bir son ile…

Okuması kolay, akıcı, okuru romanın içinde tutmakta başarılı bir Agatha Christie klasiği bu, çocukluğumun kitabı. Sabit bir tarzı olsa da hala ara sıra açıp okumayı seviyorum Polisiye Kraliçesi’nin arsenik ve gri hücreler ile dolu romanlarını. Kitabın aynı zamanda İstanbul’a dokunuyor olmasının da onu sevmekte bir olumlu etkisi var tabii. 🙂 Gri hücrelerine güvenen böyle gelsin!

Doğu Ekspresi’nde Cinayet Kitabının Konusu

Ortadoğu’dan kalkan Orient (Şark/Doğu) Ekspres ile yolculuk etmektedir. Gece yarısından sonra artan şiddetli tipi yüzünden Doğu Ekspresi artık yoluna devam edemeyecek durumdadır. Yılın bu zamanlarında tamamen dolu olan bu lüks trende yapılan kontrol sonucu tüm yolcuların sağ salim trende olduğu anlaşılır. Bir yolcu hariç, Bay Rachett. Defalarca bıçaklanarak öldürülen Amerikalı yolcunun kompartımanının kapısı içeriden kilitli olarak bulunur.

Tren idaresinden sorumlu Bay Bouc, işlenen bu cinayetin çözülmesi için Dedektif Hercule Poirot’tan yardım ister ve dedektif bu teklifi kabul eder. Tam yetkili olarak cinayet soruşturmasına başlayan Hercule Poirot yolcuların pasaportlarını inceleyerek onların ifadelerini alır, valizlerini arar ve suçlunun peşine düşer. Bazı yolcular, cinayetin izlerini yok edebilmek için yaşlı dedektifin dikkatini dağıtmaya çalışır. Soruşturma sırasında Dedektif Poirot’a tren idaresi sorumlusu Bay Bouc ve o sırada trende seyahat etmekte olan doktor Constantine yardımı ile cinayeti çözüme kavuşturur.

Agatha Christie’nin  1993 yılında Doğu Ekspresi’nde Cinayet romanını yazdığı oda: Pera Palas Otel (İstanbul)

Yakınlarda sinema filmi çekildi, film vizyona girer girmez kaptım biletimi. İstanbul’da geçen bir kitabı okumak hatta efsane bir yazarın İstanbul’da yazılan bir kitabını okumak, filmini izlemek İstanbul’lu olmanın şanındandır. Üstelik de söz konusu Agatha’nın kalemi ise lise yıllarına dönmek de gerekir diyerek gittim sinemaya. Kitabı olan filmler genellikle fiyasko olur, ama bu film onlardan değildi. Beklentiyi çok yükseltmeden, eski bir dostla buluşur gibi gitmeli bu filme. Agatha Cristie’ye toz kondurmaya da içim el vermiyor ama ardından yeni kuşak polisiye yazarları sayesinde bu güzelim hikaye biraz sönük kalmaya başladı gibi. Yine de filmden önce siz kitabı okuyun. 🙂

Default image
Zeliha Taşkın
Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku. Okumak diyorum... Daha çok okumak. Daha çok, kütüphaneler, odalar dolusu kitaplar okumak. Sayfalarına dokunmak, dünyalarına karışmak.

2 Comments

  1. okumanıza yorumunuza sağlık
    adalet kavramının sorgulanması hususunda son derece yerinde bir tespit yapmışsınız. Benim dikkatimi çeken husus; yazarın, geçmişimizden kurtulamayışımızı içinde bulunduğumuz vagonda bzimle yolculuk eden geçmişimiz olarak anlatmasıydı.
    nice yeni okumalar dilerim.

    • Çok güzel bir detaya değindiniz, hepimizin hayatı birer tren yolculuğu; geçmişin yükünü üzerimizden attığımıza inandığımızda hedefimizdeki bayrağa ulaşıyoruz. Bu uğurda, adaletin vücut bulmuş halini bile kendi adalet anlayışınıza ikna edebiliyorsunuz. Her kurgusunda kalbinizde çınlıyor; ben olsaydım?

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.